Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı  Forumu  Forum Ana Sayfa Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu

( YOLUMUZ İLİM , İRFAN VE İNSANLIK SEVGİSİ ÜZERİNE KURULMUŞTUR ! )
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

ALEVİ SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Atilla Yıldırım



Kayıt: 12 Ksm 2007
Mesajlar: 97
Konum: İstanbul

MesajTarih: Sal Ksm 13, 2007 2:28 pm    Mesaj konusu: ALEVİ SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ Alıntıyla Cevap Gönder

ALEVİ SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ

Alevi sözcüğünün kökeni, Arapça'dır. Aslı “Ali”dir.

Ali; yüce, ulu anlamına gelen bir sözcüktür ve tarihte Hazret-i Ali'nin kimliği ile özdeşleşmiş bir isimdir.

Alevi, Ali sözcüğüne, mensubiyet-aitlik-özdeşlik anlamı katan “-i” sonekinin eklenmesi ile oluşmuştur ve dilbilgisinde türemiş sözcükler grubundandır.

Ali, sözcüğüne yandaşlık, aitlik anlatan -i eki ulanırken araya “-v-” kaynaştırma sesi girer ve sözcük “Alevi” halini alır.

Aynı etimolojik durumu, Hamza sözcüğünde de görebiliriz. Hamza yandaşları, Hamza yolundan gidenler anlamına gelen Hamzavi sözcüğünde de aynı yapısal durum oluşmuştur. Bu ses değişimi, türeme sürecinde benzer başka kelimelerde bol bol görülür: “Dünya”dan türetilen “dünye-vi, “bünye”den türetilen “bünye-vi”, “daire”den “dairevi”, “mana”dan “manevi” gibi...

Alevi sözcüğünün bu etimolojisini bilmeyenlerle Alevi kavramını çarpıtmak isteyenler, “Alevi”yi, “Alev” sözcüğüne bağlamak yanlışlığına düşmüşlerdir. Böylece de Alevi sözcüğüne, “Aleve, ateşe tapanlar” anlamını vermeye çabalamışlardır.

Bu oyuna başvuran iki kesim olmuştur. Birincileri, geçmişte Alevi düşmanlığını devam ettiren Sünni kesimden bazı yazarlar, sözde bilimadamlarıdır. Ne yazık ki sözlüklere, ansiklopedilere bile bu yakıştırma girmiştir.

Diğeri ise Aleviliğin Zerdüştlükten çıktığını iddia eden Kürt kökenli bazı angaje yazarlardır. Aleviliğin Kürt kültürünün ürünü olduğunu ileri süren Cemşit Bender ve benzerleri, tarihi gerçekleri güncel siyasal amaçlar uğruna değiştirmeye çabalamışlardır.

Aleviliği Kürtlere bağlamaya çalışanlar, giderek onun Hazreti Ali ile bile ilgisinin olmadığını iddia etmeye başladılar. Bu konuda, “Alisiz Alevilik” adlı (Faik Bulut) kitap yazıldı. Geçmişte Muaviye yönetimine ve zalim Abbasi halifelerine yaranmak için kitap yazan Sünni ulemanın eserlerini temel alan bu yazar, Hazreti Ali'yi karalamak için elinden geleni yapıyor. Amaç, Ali ile, İslamla Aleviliğin bağını kopartmak. Buna bağlı olarak da da Aleviliğin kökeninin “alev “ olabileceğini iddia ediyor. (Age, s. 433)

Bu anlayışa bir başka kanattan da destek gelmektedir. Türkiye'de, Aleviliğin Hazret-i Ali ile ve sonuçta da İslamiyet'le ilgisi olmadığını iddia edecek kadar politikleşmiş kişiler de ortaya çıkmıştır.

Bunlar, Alevi kitleyi dindışı bir çizgiye çekmeye çalışan grupçuklardır. Onlar da Aleviliğin Ali ile değil alev ile bağlantılı olduğunu iddia etmektedirler. “Alevilerin başı Kuran'a bağlıdır.” deyip bundan dönenler (Nejat Birdoğan) “Kızılbaşlığın İslamdışı özellikleri!”ni anlayamayıp “Alevilik İslamdışıdır”a dönüştürenler, bu gruptandır. Asıl amaçları dine karşı mücadele olan bu kişiler, sonuçta Alevileri karalamak için onları Aleve tapanlar gibi gösteren Sünni yobazlarla aynı kampta buluşmuş oldular.

Alevi Kavramı

Aleviliğin tanımı şimdiye değin akademik çevrelerde dıştan, genellikle de mezhep kaygısı güdülerek yapıldı. Popülist tanımlamalarda ise siyasi kaygılar şiddetle etkili oldu. Tanımın gerçekle bütünleşebilmesi için Alevilerin kendilerini nasıl ifade ettiklerinden yola çıkmak gerekir.

Aleviler, kendilerini yazılı kaynaklarında nasıl tanımlıyorlar? Bu sorunun cevabı, Alevi kavramının aydınlatılmasında en önemli ipucunu sunar.

Alevi yazılı kaynakları şunlardır:

1- BUYRUK'lar, 2- Sözlü kültürden yazılı kültüre aktarılan Alevi halk ozanlarının dinsel şiirleri 3- Menakıpnameler, 4- Vilayetnameler, 5- Cenknameler, 6- Tarihler –İslam Tarihi–

Bütün bu kaynaklar tarandığı zaman çıkan Alevilik tanımı şudur: Alevilik “MUHAMMET ALİ YOLU”dur.

Alevi yazılı kaynaklarının en önemlisi, bu mezhebin ilmihali olarak hazırlanan Buyruk'lardır. Anadolu'da ve Balkanlar'daki Aleviler arasında değişik yazmaları bulunan buyruklar, Aleviliği en yalın biçimde Muhammet-Ali Yolu olarak tanımlar. Bu tanım şiire, menakıpnamelere, vilayetnamelere bu biçimde yansır.

“Alevi” sözcüğü, tarih içinde daha çok “Ali evladından olanlar”ı yani “Seyyidler”i anlatmak için kullanılmıştır. Örneğin, Emevi yönetimine isyan eden Kufeliler için İbn Hallikan, Alevi diyor (İbn Kesir, c.10, s.63)

Harun Reşit, 782 yılında Ali soyundan gelen (Talibi) İbrahimoğlu Hasan'ı öldürtmek isterken Vezir Yakub'a, “Şurada bir Alevi var, onun hakkından gel!” diyor. (İbn Kesir, c.10, s.248)

833'te ölen Halife Memun, vasiyetinde, kardeşi Mutasım'a, “Alevilere iyi davran. İyilik yapanların iyiliğini kabul et, kötülük yapanları bağışla ve onlara maaş ver.” demişti (İbn Kesir, c.10, s. 473)

9. Yüzyıl'da Mazanderan'da Aleviler bulunduğu vurgulanırken, bunların Alevi vatandaşlar değil, Hazreti Ali soyundan gelenler olduğu anlaşılmakta idi. Eski tarih kaynaklarında bu sözcük genelde yukarıdaki anlamda kullanılıyordu.

Bu sözcük zaman içinde hem Ali evladından olanları hem de onlara bağlı kitleleri anlatmaya başladı.

Anadolu'daki Alevi kitleler için resmi Osmanlı kaynaklarında Alevi nitelemesi kullanılmıyordu. Çünkü, Alevi sözü, Ali'ye bağlı, onun yolunda giden anlamına geliyor, bu da onlara dinsel bir saygıyı zorunlu kılıyordu. Osmanlı Sünni yönetimi Alevi kitlenin ideolojik desteğini kırmak için Alevi nitelemesini kullanmazken Alevilerin temsilcileri bu sıfatı 16. Yüzyıl'da açık açık kullanıyorlardı. Örneğin Sivas'ta 1550'ler dolayında asılan Pir Sultan Abdal, bir şiirinde şöyle diyor: “Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş/ Hüseyniyem Aleviyem ne dersin”

Şah İsmail'in askerlerinin 12 dilimli kızıl renkli külah takmaları yüzünden, Osmanlı, kızılbaş sözcüğünü bunlar için kullanıyordu. Anadolu'daki Aleviler de Şah İsmail'e sevgi duydukları için kızılbaş sözcüğü hakaret/kötüleme için kullanılmaya başlanmıştı. Pir Sultan Abdal, bu kötülemele karşı Alevi kitlenin tepkisini böyle ortaya koymaktadır.

Pir Sultan Abdal'dan bir yüzyıl sonra, Alevilerin Yedi Ulular diye andığı ozan kümesinde olan Kul Himmet, açık açık Alevi kimliğini dile getirir:

“Cümle bir mürşide demişler beli(evet)/ Tesbihleri (duaları) Allah-Muhammed-Ali/Meşrebi Hüseyni ismi Alevi/ Muhammet Ali'ye çıkar yolları.”

Aslında yukarıdaki dörtlükte Aleviliğin tanımı, felsefesi, ilkeleri, kaynağı ve duruş tarzı açıkça ortaya konmaktadır: Tanım: Muhammet Ali yolu. Felsefesi: El ele El Hakk'a ilkesinden (Hazreti Muhammet'e ilk Müslümanların yaptığı Hudaybiye biatinden –kabul ediş– ilham alarak) yola çıkarak bir öndere (mürşide) bağlılık ve Allah-Muhammet-Ali ilkesini temel almak. Kaynak: Muhammet-Ali: Hazreti Muhammet'in risaleti ve Ali'nin velayeti; bunların iç içeliği. Duruş tarzı: Hüseyince... Yani zalime baş eğmemek.

16. Yüzyıl'ın sonlarında yaşadığı sanılan Derviş Mehmet yine Kızılbaşlığı açıkça savunan ozanlardandır: “Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş/ Bahçede açılan gül de kırmızı/ İncinme ey gönül ne derse desin/ Kuran'ı derc eden dil de kırmızı”

18. Yüzyıl'da Bolulu Dertli, Hüseyin aşkına ve Kerbela hatırına kendisini kesmiş ve kızılbaşlığını yiğitçe haykırmıştır. Kızılbaşlığa sahip çıkmak, bir onur ve bir duruş olarak Alevi kitle içinde saygınlık/hayranlık kazanma yolu olmuştur.

İran'daki Türkmenlerle çıkar çatışmasına girene kadar Osmanlı yönetimi Alevi kitleler için küfür ve hakaret içeren açıklamalar yapmıyordu. Çünkü bu kitle Gaziyan-ı Rum denilen Anadolu Gazileri'nin tabanını oluşturuyordu. Balkanların ele geçirilmesinde Gaziyan-ı Rum, örgütlü Osmanlı ordusundan daha etkili oluyordu. Çünkü, bu kesimin içinde yer alan Alevi babaları (dedeler) Hıristiyan ikliminde serbest felsefe ile İslam'ı yayıyor ve Balkanların yoksulları, ezilmişleri Kızılbaşlık kanalından Müslüman oluyordu.

Osmanlının kuruluş dönemlerinde, Anadolu'daki aşırı Alevi kitleleri anlatmak üzere “Işık taifesi” kullanılan terimlerden birisi idi. Bunun yanı sıra “Torlak”, “Abdal” “Kalender”, “Etrak”, “Terakime” gibi ifadeler de dikkat çekmektedir. “Etrak'in Türk'ün” çoğulu olduğu dikkate alınırsa, Alevilerle Türklerin bir zamanlar eşleştirildiği bile anlaşılır. Zaten, Osmanlı Devleti'nde Alevilere karşı kıyım hareketi başlatıldığında, saraydaki devlet adamları ve aydınlar, Anadolu'daki Türk nüfusu, “Etrak-i bi idrak: İdraksiz, akılsız Türkler” diye aşağılıyordu. 16. Yüzyıl'a doğru bu kesimleri anlatmak için “Rafızi (Sapkın)” terimi kullanılmaya başlanmıştı. Saray alimlerince, dinsizleri anlatmak için kullanılan “mülhid” sözcüğünün hedefi de genelde Alevilerdi.

Daha sonra devreye kızılbaş nitelemesi girdi ve Rafızi veya mülhidle anlatımın keskinleştirilmesi gereken yerlerde devletin tarihçileri bu terimi kullanmaya başladılar.

Rafızi (Alevi)

Tarih ve sosyoloji açısından baktığımızda Alevi teriminin İslamiçi bir anlatım yolu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Sünni kesimin yazdığı tarihler, mezhep kitapları, Alevi kesimin bu konuda yazdığı kitaplar, Avrupalı araştırmacıların yaptığı çalışmalar ve yorumlar hep bu açıdandır. Ne acıdır ki günümüz Türkiyesinde, kendilerini Alevi gösteren kimi yazarlar, Alevilik için “dindışı, İslam dışı” dediler. Böylece de Alevilere dinsiz diyen şeriatçı/yobaz kesime koz verdiler, onlarla aynı safta buluştular.

Halbuki geçmişte yazılmış tarihler, mezhep kitapları, Aleviliğin ne olduğunu az çok ortaya koymuştur.

Sünni din adamları ve yazarları, en eski zamanlardan beri Aleviliği incelemiş ve bunu kitaplaştırmışlardır.

Bu çalışmalarda Aleviler ya Şii ya da Rafızi olarak gösterilmişlerdir. Koyu Sünni tarihçiler, “sapkın” anlamına geldiği için Rafızi terimini yeğlediler. Şia’yı; Bağdadi, Razi, Nesefi gibi yazarlar Rafızi diye tanımlar. Bu anlayışta olup 1037'de ölen Ebu Mansur Abdulkaahir el-Bağdadi, Ravafız bölümünde, Alevileri Rafızi (sapık) mezhep olarak kabul eder ama İslam içinde inceler. Bu Sünni yazar o zaman Alevilerin Zeydiyye, Keysaniyye, İmamiyye olmak üzere üç kolu bulunduğunu belirtir ve bunların alt basamaklarını da inceler (Bak: Mezhepler Arasındaki Farklar, s.26 vd.) El-Bağdadi'den çok daha önce de bu konular mezhep kitaplarına bu biçimde girmiştir.

En aşırı Alevi düşmanı Sünni ulema bile Alevilerin alevle veya başka bir dinle ilgisi olduğunu ileri sürmez. Gel gör ki günümüzde İslam veya din düşmanlığını Alevileri kullanarak yaşama geçirmek isteyenler, tarihsel ve toplumsal gerçeği görmezden gelmeye devam ediyorlar.

Caferilik

Aleviler, yazılı kaynak bırakmamaya özen göstermiştir. Bunun sebebi de bu kaynakların “suç nedeni” sayılmasıdır. Osmanlı Devleti zamanında tespit edilenlerin gizli veya açık olarak katledildiği için, bu insanların Alevi olduklarını belli edecek deliller bırakmamaya özen göstermesi normaldir. Buna karşın sözlü gelenek çok güçlüdür. Sözlü gelenekte Aleviliği en iyi anlatan yer, cem törenleridir. Alevilerin sanatsal ibadet biçimi olan cemde, Alevilik, tıpkı Buyruk’larda anlatıldığı gibi Muhammet Ali yolu olarak anlatılır. İslam dininin kurucusu Hazret-i Muhammet ile onun Ehlibeyt'ini (Ailesini) oluşturan Hazreti Ali ve evladı, bu inançta temeldir.

Alevi kitle, Sünni çoğunluk karşısında kendisini, Caferi olarak adlandırmıştır. Bu Caferilik, günümüzdeki İran Şiası doğrultusunda kurgulanmış olan Caferilik ile pek ilintili değildir. Ortak yanlar sadece Ehlibeyt sevgisi ve saygısıdır. Aleviler, Sünni kesimin kendilerini geçmişteki bazı din bilginlerine bağlı olarak “Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli” olarak adlandırdıklarını görünce, onlar da kendilerine imam olarak İmam Cafer-i Sadık'ı temel almışlardır.

İmam Cafer-i Sadık, 765'de hakk’a yürüyen büyük bir düşünürdür. O, Hanefi mezhebinin kurucusu sayılan Ebu Azam'a da hocalık yapmıştır. İşte onun adı, Alevilere mezhep kurucusu adı olmuştur. Caferilik, de sonuçta Ehlibeyt'e bağlanan sembolik bir isim olmuştur.

Bir Alevi, mezhep açısından kendisini anlatmak isterse, “Caferiyim!” diyebilir. Yakın zamanlara kadar köylerdeki Aleviler, Sünnilere karşı kendilerini böyle anlatıyorlardı.

Bu durumu 1920'lerde Besim Atalay saptamıştı. Bektaşilik ve Edebiyatı adlı araştırmasında (İlk yayını 1924) şöyle diyor: “Gerçekte Anadolu Bektaşileri (Aleviler) caferi Mezhebinden olduklarını açıktan açığa söylerler. Mezhepte Caferi, tarikatte Bektaşi ve Alevi bulunduklarını itiraf ederler. (Ant Yay. s.13)”

Alevi kitlenin kendisini Caferi kabul ettiğini, Alevi-Bektaşi ozanları en açık biçimde dile getirmişlerdir.

Alevi kitlenin Türkçe ettiği dualarda da Alevilik, “Muhammet-Ali Yolu” olarak dile getirilir ve “Allah bizi Muhammet-Ali yolundan ayırmasın!” denilir.

İmam Cafer Buyruğu

Türkiye'de Caferilik kurallarını içeren İmam Cafer Buyrukları yayınlanmıştır. Bunlar Caferiliğin ilmihali gibi düzenlenmişlerdir. İmam Cafer Buyruğu adını taşıyan kitapların piyasada bulunanları, genelde Şii İran kaynaklıdır.

Anadolu Alevisinin kullandığı buyruklar, yazmalar halinde dedelerde ve köyün ileri gelen bir iki ailesinde bulunabiliyordu.

Bu buyruklar, Şah İsmail Hatayi'nin şiirlerinde anlatılan Alevi/Kızılbaş ilkelerinin halk diliyle yazılmasından oluşuyordu.

İlk kaynağı 15. Yüzyılın ortalarına kadar giden buyruklara 20. Yüzyıl'a kadar sürekli eklemeler yapıldı. Bu eklemelerle buyruk zenginleşti ama bazı yersiz bilgiler, bölümler de girdi. Bu anlamda buyrukların bugün ayıklanması kaçınılmazdır.

Buyrukları ilk kez günümüz alfabesi ile Sefer Aytekin yayımladı. 1982'de asistan Fuat Bozkurt (Sivas'taki Şah İbrahim Ocağı dedelerinden) dili sadeleştirerek bastırdı.

Mehmet Yaman'ın basıma hazırladığı Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu adlı çalışma ile Hakkı Saygı tarafından yayımlanan “ŞEYH SAFİ BUYRUĞU ve Rumeli Babagan (Bektaşi) Erkanları” adlı çalışma bu türün ilginç örneklerindendir.

Buyruklar sadece Türkiye'de değil bütün Balkanlarda kullanılmıştır. Bugün bile Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Bosna, Arnavutluk gibi ülkelerdeki Alevi kitlenin elinde bölgelere azçok uyarlanmış buyruklar bulunmaktadır.

Anadolu Alevisi'nin buyrukları, Anadolu'da ve Balkanlar'da hatta Ege Adalarında oluşan bir İslami muhalefet sentezidir. Bu sentezin içinde büyük dinlerin tümünden insani öğeler yer alır ama bunlar ulusal özle kaynaştırılarak eritilir. Olumlu her öğeyi gönül rahatlığı ile benimseyen bu yaklaşım nedeniyle Anadolu Aleviliği insancıl/dünyacıl/doğasal bir yapı kazanmıştır.

Kırsal Kesimde Yayılan Bir Mezhep

Aleviliğin geçmişine baktığımızda, Sünni teolojiyi çok geride bırakan çözümlemelerden sonra bir felsefi doku oluşturduğunu saptıyoruz. İslam dininin yorumlanışına derinlik katan, Kuran'ın Batıni anlamını öne çıkartan bu felsefe, geniş kitlelerce anlaşılamadığı için azınlıkta kalan grupların daha fazla ilgisini çekmiştir. Alevilik, ideolojik kaynağını İslam'ın “eşitlikçi, adaletçi, yoksuldan yana, zulme karşı, barışçı, yumuşak” dokusundan almıştır. Bu doku, İslam'ın ortaya çıkış sürecindeki temel dokudur.

Bizans İmparatoru Herakl, Suriye'de Gazze'de aralarında Ebu Süfyan'ın da bulunduğu bazı Arapları çağırır ve onlarla Hazreti Muhammet üzerine konuşur. Sorularından birisi şudur: “Ona ilkin kimler iman etti?”

Bu soruya Ebu Süfyan şu çok belirleyici cevabı verir: “Zayıflar, miskinler, gençler ve kadınlar tabisi oldu. Yaşlı ve kavminden şeref sahibi olan kimse ona inanmadı” (Buhari, C.V, s.585)'

İşte Aleviliğin bütün temeli, başlangıçtaki bu ezilen kesime dayanan İslam anlayışı olmuştur. Bütün tarih boyunca da ezilenlerin bilinçli kanadı İslam'a bu kapıdan (Alevilik) girmiştir. Bu yüzden İslam ülkelerinde Alevilik yoksul katmanların mezhebi haline gelmiştir. Bu özelliği ile yönetim kesimine tepkinin de potansiyel gücü haline dönüşen Alevilik egemen mezhep tarafından reddedilmiş ve “batıl” sayılmıştır.

Yeraltına itilen Alevilik böylece varlığını Sünni karşıtlığı üzerine bina etmek zorunda kalmıştır.

Anadolu'ya Türkistan-Horasan-İran üzerinden gelen Alevi İslam, bu topraklarda İsna-i Aşeriye (12 İmamcı) kol olarak yaşamış ama 7 İmamcı Alevilikten (İsmailiye) de felsefi anlamda kuvvetle etkilenmiştir.

Anadolu'da Aleviler, özellikle Erdebil Tekkesi'nin (Safiyüddin-i Erdebili Yolu) etkisinde kalmışlardır. Anadolu Alevisinin üzerinde Hacı Bektaş Veli'nin ve Bektaşiliğin etkisi, sanılanın aksine azdır. Hacı Bektaş Ocağı da Anadolu'daki ocaklardan yalnızca birisidir ama bağlılarının sayısı herhangi bir ocaktan biraz daha fazladır. Aleviliğin devlet katında illegal olması, Bektaşiliğin yarı resmi hale gelmesiyle Bektaşi Çelebilerinin önemi artınca talip sayıları da artmıştır.

Anadolu'da Aleviliğin şekillenmesinde belirleyici olan Erdebil tekkesi (Şah Safi Tekkesi –Aleviler’de şeyh terimi kullanılmaz, din büyükleri manevi dünyanın padişahı kabul edildiğinden onlara şah denir.) Alevi ibadetinin temelini oluşturan cemin kurallarını da kesin olarak belirlemiştir. Cemle ilgili terimlerin Şah İsmail'in (Şah Hatayi) şiirlerinde ilk kez net biçimde ortaya çıkmasının sebebi de budur.

Erdebil Tekkesi önderi Şah İsmail'in İran'da bir Türk devleti kurması ve bu işi de Türk boylarına dayanarak yapması üzerine Anadolu Türkü, yüzünü İran'a çevirmiş, Osmanlı Türkü ile İran Safevi Türkü'nün siyasal rekabeti sonucunda Anadolu'daki Aleviler tarihte eşi az görülen katliama uğramıştır. Bu katliamların fetvasını İbn Kemal, Müfti Hamza, Ebussuud Efendi gibi din adamları vermişler ve Alevileri mülhid ilan ederek öldürülmelerini istemişlerdir. İllerdeki Aleviler önce defterlere kaydedilmiş, sonra da bu listede bulunanlar öldürülmüş, o defterler de dürülüp yırtılmıştır. Defterini dürmek terimi, Alevi katliamlarının bir acı hatırası olarak dilimizde hâlâ yaşamaktadır.

Özel Köyler

Bu fetvaların yarattığı kırım sonucu Aleviler kendilerini sıkı biçimde gizlemeye başlamıştır. Bu gizleme, kırsal bölgelerde Alevilerden oluşan köylerin doğmasıyla sonuçlandı. Kitlesi tümden Alevi olan bu uzak yerleşim alanları, güç koşullarda yaşama savaşının verildiği birer komünal birim haline geldiler. Bu köylerde, hemen hemen Peygamber Hz. Muhammet'in hayal ettiği bir yaşama biçimi oluşturuldu.

Dışa kapalı olan bu yaşama biçiminde önderlik Alevi dedelerindeydi. Dedeler, köyde Ehlibeyt'in yaşayan örnekleri olarak adaletin sağlanmasında, sosyal dayanışmanın kurulmasında, yardımlaşmada hakem ve yargıç rolünü üstlendiler. Müsahiplik sistemi ile zorunlu kardeşlik sistemi getirildi. Böylece Medine'de kardeş olan Muhammet ile Ali'nin tavrı, Anadolu Alevisini bir arada tutan örnek oldu.

Bu yaşantı, kesinlikle Kuran'dan onay alan bir yaşantıydı. Aleviler geçmişte kendilerini, “Gerçek Müslüman biziz” cümlesiyle anlatmışlardır. Bugün güncel kaygılarla veya Sünniliğe tepki olsun diye İslamla Sünniliği eş gören bilimdışı bakış nedeniyle Aleviliğin İslam'a ve dolayısıyla Kuran'a bağlı olmadığı iddiası bir bohem grupçuğun iddiası olmaktan öteye gidememektedir.

Bu iddiaların kaynakları da oryantalistlerdir.

Aleviliğin Dört Direği

Hazreti Ali'nin yaşam biçimine ve düşüncelerine bağlanarak Hazreti Muhammed'e uzanan Aleviliğe etki eden diğer İslami öğeler, dört büyük kişiden kaynaklanmıştır. Bunlar, AnadoluAlevilerince “dar” makamı kabul edilmişlerdir. Dar, Allah'ın huzurunda durmak, candan geçmek demektir.

Adına dara durulan bu dört kişiden birincisi Hallac-ı Mansur'dur. Mansur, Maliki Kadısı’nın verdiği fetva ile derisi yüzülerek şehid edilmiş büyük bir sufidir. Asıl adı Hüseyin olan ve 921 yılında Bağdat'ta can veren Mansur darında ayakta iken sağ el kalbin üzerinde sol el yandadır.

Anadolu Alevileri’nin dara durdukları diğer isim ise Fazlullah-ı Hurufi'dir. 1394 yılında İran'da Alınca Kenti'nde Timur tarafından astırılan Fazlullah adına Fazlı darına durulur. Bu darda sağ el karın üstünde eğilmek gerekir.

Üçüncü dar ise Nesimi darıdır. Nesimi 1417 yılında Haleb'de derisi yüzülerek şehit edilmiş bir Alevi dedesi idi. Bu büyük ozan adına yapılan dar ise, diz üstü oturup elleri diz üzerine bırakmak biçimindedir.

Dördüncü dar ise Ehlibeyt'in annesi Fatıma adına yapılır. Ayakta, sağ ayak başparmağı, sol ayak başparmağının üzerine gelecek biçimde bir saygı duruşudur. (Bak: Şinasi Koç, Allah İnsanlardan Ne İstiyor, s. 109 vd.)

Görüldüğü gibi bu saygı duruşu, İslam dünyasında mazlumluğu temsil eden, fikri temsil eden, muhalefeti temsil eden kişiler adına yapılmaktadır.

Bu durum, Alevi fikriyatında temeldir.

Gel gör ki, Aleviliği geleneksel yolundan çıkartmak için, “bilimcilik” yapar görünerek Alevi uluları karalanmış, kötülenmiş, bunların yerine başka isimler geçirilmeye çalışılmıştır. Kendisini Alevi gösterenlerin yaptığı bu saptırma, sıradan insanın kafasını karıştırmıştır. Şu iddia bu saptırmaların örneklerinden birisidir: “Türkmen ereni Sarı Saltık ile Kürt düşünürü Şehabettin Suhraverdi Maktul'ün çabaları ve öğretileridir Aleviliğin temel taşları. (Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s. 9”

Biraz tarih bilenler buradaki çarpıtmaları derhal anlar: Alevilikte Sarı Saltık, Türkleri ilgilendiren bir erendir o kadar. Onun, 13. yüzyılda yaşadığını, Hacı Bektaş Veli'nin öğrencisi olduğunu biliyoruz. Bu kişi nasıl olur da Aleviliğin temel taşı sayılır?

Suhreverdi Maktul ise bir düşünce şehididir ve İslam dünyasında aydınlanmacılığın önderlerinden birisidir. Bu düşünür Alevilik için felsefi anlamda dolaylı bir kaynak sayılabilir. Onun temel taş olma gibi bir konumu yoktur. Çünkü, Suhreverdi Maktul, 1191 yılında şehit edilmiştir. Bu tarihte Alevilik çoktan oluşmuş, bütün İslam dünyasına yayılmıştı.

Suhreverdi'nin Kürt olduğu iddiası ise hiçbir belgeye dayanmaz. Yazarın bu görüşü, 1990'lar Türkiyesinde popülerlik kazanan Kürtçülüğe kanıt yaratma, Kürt milliyetçilerine şirin gözükme arzusundan kaynaklanmış olsa gerekir. Suhraverdi ile ilgili en temel kaynakardan birisi olan İslam Ansiklopedisi (Maddeyi yazan: S. Van Den Bergh), Suhraverdi için, “Ailesi, çocukluk ve ilk tahsil hayatı hakkında bilgi yoktur (Cilt 11, s.89) diyor. Peki nasıl oluyor da bu kişi bir anda Kürt yapılarak Aleviliğin temel taşı haline getiriliyor?

Bugün Alevi toplumu işte böyle şaşırtmacalar, çarpıtmalar arasında gerçek Aleviliği bulmaya çalışmaktadır.

Alevi Fikrini Yaratan Okullar

Alevi fikriyatının oluşmasında temel olan okul, Irak'taki Kufe okuludur. Gerçi Kufe halkı Hazreti Ali de dahil Ehlibeyt ailesine ikide bir ihanet etmiştir ama İslam içinde egemen kesime direnme fikri, Kufe'de yeşermiş ve hemen Mısır'a sıçramıştır. Mısır halkının çoğunluğu başlangıçta Alevi iken zamanla bu durum tersine dönmüştür.

Kufe kaynaklı isyanlar, gerek Emeviler döneminde gerek Abbasiler çağında sürekli olarak görülmektedir. Buradaki Aleviler, 683'ten itibaren Tevvebin hareketini yaratarak Emevi devletini büyük sarsıntılar yaratmışlardır.

Üstüne üstlük burası Hazreti Ali'nin başkenti olarak, muhalefet merkezi kimliğini de kazanmıştır.

Kufe'de kullanılan Kuran'ın da Osman kuranına uymaması, bu muhalefet hareketinin bir yansıması olmuştur.

İkinci büyük okul ise Horasan bölgesi ve Meşhed'dir.

Meşhed, Alevilerin 12 İmam diye kabul ettiği imamlardan sekizincisi olan İmam Rıza'nın makamıdır.

Emeviler döneminde büyük baskılar gören Ehlibeyt üyeleri, kendilerini ya Kufe'ye ya da Farslıların ve Türklerin bulunduğu bölgeye doğru yönlendirmişlerdir. Kufe'nin Arap yönetim merkezine yakınlığı ve sıkı kontrolü, burayı barınma alanı olmaktan çıkartınca, Ehlibeyt doğuya yönelmiş ve Horasan, hatta Türkmenistan topraklarında yaşama alanı aramışlardır.

Bu yüzden daha sonraki yüzyıllarda Türklerin arasında Ehlibeyt soyundan aileler görülmeye başlanmıştır. İmam Rıza da fikrini yayabilmek için Türklerin arasına doğru gitmiş ve Meşhed'de Hakk’a yürümüştür.

Horasan'ın ikinci özelliği ise, Horasan Erenleri'ne kaynaklık etmesidir. Türkler, Horasan bölgesinde Ehlibeyt fikriyatı ile karşılaşmışlar ve bundan etkilenmişlerdir. Horasan merkezli okulun yeri Meşhed olmuş, burada ders görüp Aleviliği benimseyen Türk önderleri, Batı'ya doğru gitmişler ve Anadolu'da da Horasan erenleri olarak kabul edilmişlerdir.

Horasan'a kutsallık katan, İmam Rıza'dır.

Horasan Türklerin ve Farslıların ortak mekanı olarak Arap emperyalizmine direnişin de oluştuğu bir alandır.

Burası, aynı zamanda Arap emperyalizminin doğudaki en önemli merkezinin (Örneğin Merv) bulunduğu bir bölgedir.

Araplar İran'ı, Türkmenistan ve Türkistan'ı yağmalamak için burada üstlenmişlerdir.

Buna karşın Türk ve Fars halkları birleşerek Arap muhalefeti ile ciddi bir güç oluşturdular ve 750 yılında Emevi devletini bu güçler yıktılar. Eba Müslim'in de Horasanlı olduğu düşünülürse, buradan gelen insanların “eren/evliya” kabul edilmelerindeki anlam daha da aydınlanır.

Horasan'la birlikte anılan diğer bir Alevi okulu da İran'ın Kum Kenti'nde gelişmiştir. Kum Kenti, İmam Rıza'nın kızkardeşi Hazreti Masume'nin yattığı makamdır. Kent bu yüzden Aleviler tarafından tıpkı Meşhed gibi kutsal kabul edilmiştir.

Kum Kenti bugün de Şia'nın temel okullarının bulunduğu bir merkezdir. İran İslam devrimini kuran ideoloji de bu kentte oluşturulmuş, sonra ülkeye yayılmıştır.

Aleviliğin en son büyük okulu ise Erdebil'de ortaya çıkmıştır. Şeyh Safiyüddin isimli bir alimin burada oluşturduğu okul 15. Yüzyılın bitiminde İran'da büyük bir Alevi devletinin doğmasına yol açmıştır. Anadolu'yu etkileyen asıl okul işte Hazar'ın güneyindeki Türk kenti Erdebil'de ortaya çıkan bu okul olmuştur.

Baba, Ana-Baba Alevi Olmazsa Kuralı

Muhalif olduğu için ezilen Aleviler, kırsal alana kaçarak yaşama olanağı buluyorlardı. Kırda, kendi içinde bütün ama dışa kapalı bir hayat tarzı geliştiren Aleviler arasında ekonomik farklılaşma fazla derinleşemedi. Çünkü onlar göçebelik ve köylülük grubunun alt basamaklarında yaşadılar (Reaya yığını). Yoksulluklarını kardeşlik düzeni ile aştılar. İçeride sıkı bir disiplin kurdular. Osmanlı sistemine yakalanmamak için aralarına başkasını almadılar. Böylece anası-babası bilinmeyenler, yani mezhep kimliği belli olmayanlar Alevilerin arasına giremedi. Bu durum yüzyıllar boyunca sürünce bir kural haline geldi. Sonuçta da Alevilik ana babadan gelen bir kabul haline dönüştü ve bu bir inanç kuralı oldu. Geçmişte bu yoktu.

Kısacası, bir kişinin Alevi olabilmesi için anasının babasının alevi olması şartı, siyasal/sosyal baskıdan doğmuş yapay bir durumdu.

Aleviler üzerindeki yok edici baskı kalkınca bu kuralın da değişmesi gerekiyordu. Ne yazık ki siyasal kural giderek bir mezhep kuralı haline geldiğinden bunu yok etmek hâlâ mümkün gözükmüyor. Doğrusu, kendisini Alevi gibi gören herkesin Alevi olabileceğidir.

Bütün bu sıkı disiplin, Büyük toplum'a (Sünni Osmanlı Toplumu) bir karşı duruşu ifade ediyordu. Böylece kendi içinde uyumlu olan köy Aleviliği, savunma mekanizmalarının çalışması üzerine yerleşti ve “tepkici-retçi –ama kendi içinde gelenekçi– toplum psikolojisi ile yaşamını sürdürdü.

Devletin takibi sürdü gitti. 1826'da Yeniçeri Ordusu'nun kaldırılmasından sonra yeni bir kırım dalgası oluştu ve önde gelen pekçok dede ile dedebaba asıldı. Hacıbektaş'ta postta oturan ve devletten icazeti bulunan Hamdullah Çelebi bile Amasya'ya sürgüne gönderildi. Hacıbektaş Dergahı'ndaki Alevi kaynaklar yok edildi. Hamdullah Çelebi'nin Amasya'ya götürdüğü kitaplar da yandı(!)

Alevi Sünni Evliliği

Günümüzde tartışılan konulardan birisi de Alevi ile Sünni'nin evlenip evlenemeyeceğidir.

Bu konudaki olumsuz önyargı, diğerleri gibi geçmişte oluşmuştur. Osmanlı Devleti'nin iki halk kesimini birbirine düşürmek için devlet kanalıyla uydurduğu yalan, Türk toplumunun sosyal hayatına büyük darbe vurmuştur. Devletin oyununa gelen Sünniler Alevileri dinsiz, ahlaksız görmeye başladılar ve onlardan uzaklaştılar. Aleviler de onlara Yezit dedi ve horladı. Böylece kız alıp verme bitti. Aleviler, kızlarını Sünnilere verirlerse Alevi olduklarının anlaşılacağını biliyorlardı. Bu yüzden Alevi-Sünni evliliğini de mezhebe aykırı gibi görmeye başladılar. Evliliği engelleyen siyasal nedenler böylece dinselleşti.

Cumhuriyet kurulup eğitim yaygınlaştıktan sonra Aleviler, Sünnilerden kız almaya başladılar. Bu konuda Alevi kesimin duyduğu hiçbir rahatsızlık yoktur.

Gel gör ki Aleviler, Sünni aileye kız vermek niyetinde değiller. Bu tür evlilikler az ve ailelerin isteği dışında olan evlilikler.

Günümüzde bu evliliklerin yaygınlaşmasının önünde bazı engeller var:

Birincisi, Sünni kesimde, Aleviler için varolan olumsuz önyargı. Bir Alevi kızının Alevileri dinsiz, ahlaksız, pis sayan Sünni aileye gelin gitmesi, orada zamanla ciddi bir sorun yaşanacağını gösterir.

İkincisi, kız alacak ailenin düşünce ve demokrasi anlayışı... Alevi kızları, nisbeten daha özgür bir ortamda yetişmektedir. Bu kızların gittikleri evlerde baskı altına alınması da ortaya problemler çıkartır. Alevi kızı alacak ailenin, öncelikle Alevi gerçeğini kabul etmesi ve önyargılarından kurtulması gerekiyor. Kısacası, sosyal ve kültürel ortam uygun olursa bu tür evliliklerde bir kusur yoktur.

Anlaşılacağı gibi, günümüzde Alevi-Sünni evliliğinin önündeki sorun dinsel değildir, psikolojik, sosyolojik ve demokratik bir sorundur. Bu sorun da toplumun eğitilmesi ve demokratik eğitimin yaygınlaştırılması ile aşılabilir.

Cumhuriyeti Selamlama

Aleviler, Cumhuriyeti coşkuyla selamladılar. Çünkü, cumhuriyetle birlikte Osmanlı'nın Alevilere yönelik açık zulüm-kırım politikası sona ermişti. Bu sonucu yaratan Mustafa Kemal, Aleviler arasında neredeyse Mehdi-yi Sahibzaman olarak görüldü. Dinin toplumu tek yönlü şekillendirmesinin önüne geçilmesini de Aleviler saygıyla karşıladılar.

Cumhuriyet yönetimi, toplumu genel anlamda modernleştirecek uygulamaları yürürlüğe korken dergah, tekke ve zaviyeleri de kapattı. 1925 yılındaki bu yasaklama ile şeyhlik, dedelik, babalık, dervişlik, seyyitlik kaldırıldı. Böylece, Aleviler’in ve Bektaşilerin geleneksel eğitim kuruluşlarının kapısına kilit vurulmuş oldu. Halbuki sivil kuruluş olan Alevi-Bektaşi dergah ve tekkeleri, dönemlerinin sosyaloji-teoloji üniversiteleri gibiydiler.

Alevilerin cumhuriyetle birlikte nefes almaları sağlanmıştı ama toplumun laikleştirilmesi uğruna Alevi ibadetleri de sıkı takibe alınmıştı. Aleviler, cumhuriyet döneminde de aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi 1990'lara kadar cemlerini gizli yapıyorlardı. Cemevlerinin bulunduğu bölgelere gözcüler (çavuşlar) dikiyorlar ve bir baskından korunmaya uğraşıyorlardı.

Gözcü dikmek de Osmanlı devletinin baskısından kaynaklanmış ve zamanla bir cem kuralı haline gelmiştir. Bu kural ile bir kişinin Alevi olabilmesi için ana-babasının da Alevi olması kuralı aynı süreç içinde oluşmuştur.

Tekke ve dergahların kapatılması, Alevi cemlerinin jandarma takibine alınması, –Saz çalmak bile yasaktı. Ali Ekber Çiçek, bağlamasını, 1950'lerde bir köyden bir köye döşeklerin arasına saklayarak kağnıyla götürdüğünü anlatmıştır.– dedelerin görevlerini yapamaz hale getirilmesi, geleneksel Aleviliğin çökmesine yol açtı.

Ekonomik Farklılaşma

Geleneksel Aleviliğin çökmesine yol açan en önemli etkenlerden birisi de kırlarda artan nüfus sonucu şehirlere akındır. Kentlerdeki sanayileşmeyle birlikte kır yoksulu Aleviler büyük şehirlere aktılar. Köyler boşaldı ve bu süreç hâlâ sürüyor. Bu arada şehirlerin çevresinde Alevi gettoları oluştu. 1950'lerde hızlanan şehirlere göç olayı, köy Aleviliğini aşındırırken “Şehir Aleviliği” dediğimiz bir yeni durum yarattı.

Şehirdeki Aleviler zaman içinde ekonomik yönden farklılaştılar. Alevi kesim içinden ticarete atılıp iyi para kazanan ve işi sanayiciliğe ulaştıran insanlar çıktılar. Bugün şehirlere baktığımızda Aleviler üç ana grupta ayrışmış görüyoruz:

1- Sanayici ve tüccar kesimi

2- Esnaf kesimi

3- İşçi-memur kesimi

Sanayici, tüccar ve esnaf kesimi, şehirlere entegrasyondan yana tavır takınıyor. Bunların Sünnilerle uzlaşma arayan çabaları dikkat çekiyor. Ve bu kesim, İslam dininin temel ilkelerine vurgu yaparken pratike önem vermemek gerektiğini dolaylı olarak ifade ediyor. Bu yaklaşımın altında ticari kaygılar olduğu açıkça görülüyor.

İşçi, memur gibi dar gelirli gruptan Aleviler ise gelenekselliğe daha fazla vurgu yapıyor. Bunlar, Aleviliğin ayrı bir inanç anlayışı olarak yeniden yapılanmasını istiyorlar. Bunlar kendilerini Müslüman görüyorlar. Öte yandan bu gruptan Sünni kesime yönelik dinsel eleştiriler geliyor. Sünnilik eleştirilirken genelde İslam'a yönelik eleştiriler de ortaya çıkabiliyor.

Alevilik adına yapılan çalışmalara, Alevilerin ekonomik farklılaşması, zaman zaman ciddi engeller oluşturuyor. Alevi parçalanmışlığı bu yüzden aşılamıyor...

Siyasal Farklılaşma

“Yol bir, sürek bin bir” –Alevi deyimi–

Şehirlerde yoğunlaşan Aleviler, kentlerdeki siyasal parçalanmışlıktan etkilendiler. Geçmişte, Ocaklara ayrılmak yüzünden fiili bir bölünmüşlük yaşayan Aleviler, modern dönemde bu parçalanmışlığı gelenek baskısı kalkınca şiddetle canlandırdılar. Bugünkü ayrışmada “Yol bir, sürek binbir” anlayışının izlerini görmek de mümkündür.

Solla Yolculuk

Aleviler, tek parti döneminde umduklarını bulamayınca 1950'lerde DP'ye yüklendiler ama bu partinin Sünniliğe sıkı vurgu yapması üzerine CHP'ye ve 1960'lardan itibaren de sola yöneldiler. Sol, Türkiye'de halkla ilişki kurmada Alevi edebiyatını ve yaşayan halk ozanlarını kullandı. Alevilerin geleneksel muhalefet tavırları ve tepkicilikleri, solun hedefi ile uyuşum içinde görünüyordu. Bu yüzden, dinsel yönü gizlenmiş, siyasal yönü öne çıkartılmış bir Alevilik anlayışı filizlenmeye başlandı. 1960'ların ortasından başlamak üzere Türkiye solu, Aleviliğin kavramlarını ve terimlerini, bir cemaate özgü olmaktan çıkartıp genelleştiriyor, ulusallaştırıyordu. Sınıflaşmanın anlatımına ve propagandasının yapılmasına buradan ciddi göndermeler yapılıyordu.

Devlet bu durum karşısında, geçmişte din sapkını saydığı Alevileri bundan sonra düzen sapkını olarak görmeye başladı ve Türkiye için tehlikeli üç K'dan biri ilan etti (Komünizm, Kürtçülük, Kızılbaşlık). Bu dışlama, Alevileri kullanmak isteyenleri haklı çıkardı ve modern dönemlerin muhalefetiyle Alevilik birleştirilmek istendi. İşçi sınıfı ile Alevilik bir görülmeye başlandı.

Öze Yolculuk

Buna tam ters yönde cevap geldi peşinden. Geleneksel Alevilikte dinsel ağırlık ortadayken Aleviliği, laikliği kullanarak ve sosyalizmi araç yaparak dinsizleştirmeye taban tepki gösterdi.

İşte 1980'lerin sonunda görülen Alevi kimliğine dönüşün altında gerçekte bu istismarın yarattığı bir ciddi tepki de bulunmaktadır.

Diğer etkilere gelince elbette küreselleşmenin ve iletişim ağının yaygınlaşmasının Alevileri öze döndürmede önemli etkisi oldu. İki kutuplu dünyanın tekilciliğe yönelmesi ve çatışma ortamanın zayıflaması da Alevilere küresel bakmanın zararsızlığını gösterdi. Sovyetlerin girdiği çözülüş süreci ile Alevilerin öze dönüş sürecinin çakışması anlamlıdır.

Öze dönüşte, Alevilerin şehirlerde yoğunlaşmaları ve cemaat olduklarının farkına varmaları da etkili oldu. Üstüne üstlük, 1980'lerde irticaya ödün verilmiş, Osmanlı dönemindeki sloganlar ortalığı kaplamıştı. Aleviler ister istemez kendi dinsel yapılarına dönerek bu gelişmelere karşı ortak cemaat tepkisini göstermek zaruretini duymuşlardı. Öte yandan şehirlerdeki Aleviler yavaş yavaş dinsiz bir yaşamın insanları mutsuz ettiğini görmüşlerdi. Toplumsal çarpıklığın günahı, onların çocuklarına ödettirilmişti çünkü. Artık Aleviler şehirlerdeki ekonomik değerlerden yararlanmak ve Sünniler kadar iyi yaşamak istiyorlardı. Bunu da kendilerine dönüşü ortaklaşa yaratarak başaracaklarına inanıyorlardı.

Bu oluşumu, 1989 yılında Türkiye'de aydınların, sanatçıların, bilim adamlarının imzaladığı Alevilik Bildirgesi dile getirdi. Almanya'daki Hamburg Alevi Derneği ile tarafımızdan ortaklaşa hazırlanan bu bildirgede, “Türkiye'de Alevi denilen milyonlarca insan yaşıyor.” denilerek, Alevi gerçeği ilk kez kamuoyuna bir bildirge ile açıklanıyordu. (İlgili bölümüne bakınız.)

Böylece, Alevi alt kimliği, Sünni üst kimliğine karşı artık “Ben de varım” diyordu.

Ama bu “Ben de varım”ın ispatı olan Alevi sivil örgütleri, siyasal parçalanmışlıktan beslenerek oluştular. Şimdi biraz daha belirgin olan bu oluşumlar beş grupta toplanabilir:

1- Aleviliğin dinsel yönünü dışlayıp onun siyasal yönünü öne çeken ve bir ideolojiye indirgeyen anlayış: Aleviliği, “Alevilik din dışıdır, Alevilik İslam Dışıdır, Alevilik ayrı bir dindir, Alevilik kültürdür, Alevilik yaşam biçimidir” türünden açıklamalarla dinin dışına taşıyan bu anlayış en somut olarak Pir Sultan Abdal Derneği'nde görülüyor. Burada, sosyalizmin yerine oturtmak için Aleviliği dinsizleştirmek gerektiğine inananlar, laikliği dinsizlik olarak görüp laiklik adına Aleviliğin dinsel özünü kabullenemeyenler, Sünniliğin tarihsel baskısına karşı tepkisini, Aleviliği İslam alanının dışına taşıyarak vurgulamak isteyenler bir araya gelmiştir. Aleviliğe, geniş kitlenin inanç alanı olarak değil de siyasal-sosyal eylem alanı olarak bakan bu anlayış, dar bir kadronun kontrolündedir. Kitlenin uğradığı haksızlıklara tepki göstererek sempati kazanmaya çalışan bu anlayış, İslam'a ve Aleviliğin bu boyutuna yaptığı saldırı yüzünden taban tarafından dışlanmaktadır.

2- Aleviliği sadece bir İslam mezhebi olarak görüp onun sosyoekonomik yönünü ve muhalif geçmişini dikkate almayan anlayış: Cem Vakfı gibi...

Bu anlayış, kentlerde Sünnilerle bir arada yaşamak isteyen Alevi üst tabakasının duygularına tercüman olmaktadır. Esnafın da ilgi odağıdır.

3- Aleviliği İslam için bir mezhep olarak görmekle birlikte onun tarihini, geçmişteki konumunu, siyasal-sosyal boyutunu da dikkate alan yaklaşım: Bu anlayış Alevi aydınlarının çoğunluğunun yaklaşımıdır. Giderek daha fazla taraftar bulmaktadır.

4- Alevilik ile İran Şiiliğini aynı sayan anlayış: Bunlar, Anadolu Alevileri arasında taban bulamayan Çorum, İstanbul, İzmir gibi kentlerde çok az yandaş sağlamış bir anlayışı temsil ederler.

5- Aleviliği Kürt uygarlığının ürünü göstermeye çabalayan Kürt elitlerinin oluşturduğu etnik kaygılardan doğan bir gruptur ki Türkiye'de tabanı yoktur ve daha çok yurt dışında yaygındır.

Yurt Dışındaki Yapılanma

Bugün Avrupa'da üç buçuk milyon dolayında Türk nüfusu bulunmaktadır. Bunun en az bir milyonunun Alevi olduğu tahmin ediliyor. Avrupadaki Aleviler genelde Aleviliği bir İslam mezhebi olarak görüp onun tarihten gelen muhalif yönüne vurgu yapmak eğilimindedirler. Yurt dışındaki Alevi dernekleri yurt içindekilerin yaptığından çok daha fazla Alevi din ibadetine önem vermektedir. Buna karşın genel siyasal hava sosyal demokrat ve sol politikalar içinde yer almak yönündedir.

Yurt dışında Alevi örgütlenmesi, oradaki siyasal ve kültürel özgürlük nedeniyle Türkiye'den daha önce başlamıştır. Bu nedenle Avrupa'da genel bir birlik, zayıf bağlarla bile olsa sağlanabilmiştir. Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu, şu an Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, İngiltere, İsveç, Danimarka gibi ülkelerdeki Alevi derneklerinin büyük bölümünü çatısı altına almıştır.

Almanya'da Türkiye'den farklı olarak PKK yandaşlarının kurduğu Kürdistan Aleviler Birliği diye bir örgütlenme daha vardır. PKK'liler 1990'larda Alevilerin çalışmalarını şiddetle engellemeye çalıştılar ama başaramayınca kendileri bir örgüt kurdular.

Bu örgütlenmenin Alevileri temsil etme şansı bulunmamaktadır.

Devletin Tavrı

Türkiye Cumhuriyeti hâlâ Türkiye'de Alevi varlığını kabul etmemektedir. 1989'da hazırladığımız Alevilik Bildirgesi'nin ilk maddesini bu yüzden, “Türkiye'de Alevi denilen bir grup Müslüman yaşamaktadır.” biçiminde düzenlemiştik.

Bu cümle, yüzyıllardır varlığı bilinen ama resmiyette kabul edilmeyen Alevi toplumunun bir haykırışıdır. Sanatçısından siyasetçisine, işadamından sendikacısına, bilimadamından yazarına kadar Türkiye'nin entelektüel gücünün kabul ettiği bu gerçeği devletin kabul etmeye yanaşmaması, Alevi olgusunun niteliğini ve değişimini bürokrasinin kavramadığını göstermektedir.

Bu görmezden gelişte, cumhuriyet rejiminin hâlâ kendisini güvende hissetmemesinin etkisi de vardır. “Her yerden tehlike geliyor, herkes bize düşman!” şartlanması, devletin temel savunma gücünü bile tehlike olarak gösterebilmektedir.

Cumhuriyet ideallerine en sıkı biçimde bağlı olan Alevilerin bu rejim için potansiyel tehlike kabul edilmesi, içbarışın zedelenmesine yol açan ciddi nedenlerden birisidir.

Bu yanlış ilişkide devletin Alevi politikasının siyasi rüzgârlara bağlı olarak değişmesi de vardır. 1998 yılından başlamak üzere, hükümetler bütçeden Alevi derneklerine pay ayırmaktadırlar. Bu sembolik rakamlar, Alevi varlığını kabul edişin işaretleridir.

Gel gör ki potansiyel tehlike olarak görülen bu kitlenin dinsel/kültürel amaçlarla dernek kurmasına izin verilmemektedir. Türkiye'de bir derneğin adında “Alevi” sözünün geçemeyeceği, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 13 Şubat (2002)’ta verdiği bir kararla ortaya konulmuştur.

Ne Kadar Alevi Var?

Alevilerle ilgili sayım yapılmamış olsa bile bunların Türkiye'de önemli bir nüfus olduklarını tarihi bilgiler ortaya koyuyor. Osmanlı Devleti'nin 1567 tarihli gizli bir belgesine göre, o zamanki Anadolu nüfusunun kırlardaki kesiminin çoğu Alevidir. (Bu belgeler, kitabın Osmanlı Döneminde Alevi Başkaldırıları bölümündedir.)

Aynı biçimde Mustafa Kemal Paşa 26 Haziran'da Tokat'tan Konya Ordu Komutanlığı'na çektiği telgrafta, Tokat ve Amasya halkının büyük bölümünün Alevi olduğunu, bunların Kurtuluş Savaşı'na kazanılması için Hacı Bektaş’taki Bektaşi dedesi ile (Çelebi) ilişki kurmak gerektiğini belirtir.

1913'te Türkiye'ye gelen ve daha sonra “Bektaşilik Tarihi” adlı ciddi bir kitap yayımlayan John Kingsley Birge'in, Alevi-Bektaşi nüfusu ile ilgili verdiği bilgilerden (Sayfa 12-13) çıkanlar özetle öyleydi: Bektaşiler, 1826'dan önceki sayılarını yedi milyon olarak hesaplarlar. 1933'te, imparatorluk döneminde Kızılbaşlar hariç yedi buçuk milyon Bektaşi yaşadığı ileri sürülür.

1668'de batılı gözlemci Paul Rycaut, İstanbul'da edindiği bilgilere dayanarak İmparatorlukta, Hacı Bektaş'ın milyonlarca taraftarının olduğunu, bunları yok etmenin imkansız bulunduğunu yazar.

Besim Atalay 1924'te o zamanki Kızılbaş nüfusu 1,5 –bir buçuk– milyon civarında gösteriyor. Birge bu rakamı “herhangi bir gözlemcinin verdiği en küçük rakam” olarak niteliyor. Bu sayıya doğudaki Aleviler dahil değildir. Geçmişe ilişkin bu rakamlar, Türkiye'de bugün 70 milyonu bulan genel nüfus içinde Alevilerin 15 milyonluk kitle oluşturduklarını kanıtlayabilir. Türkiye'deki Alevi nüfusu şu gruplar oluşturmaktadır:

1- Anadolu Alevileri: Bunlar ana kütledir. Sayıları en az 12 milyonu bulmaktadır. Bunlar, Balkanlardan tutun da Adıyaman'a kadar uzanan coğrafyada, ocaklara ayrılarak yaşayan Türk kökenli Alevilerdir.

2- Nusayriler: Bunların içyapısı da Anadolu Alevilerine benzer. İçedönük ve Ehlibeyt bağımlısı Nusayriler yoğun olarak Hatay, Adana, Mersin illerimizde yaşamaktadırlar. Büyük kentlerde de bulunan Nusayrilerin nüfusu iki buçuk milyon dolaylarındadır. Bunlar çoğunlukla Arap kökenli Alevilerdir.

3- Azeri Caferiler: Yoğun olarak Kars ve Iğdır ile İstanbul ve İzmir'de bulunuyorlar. Türk kökenli bu Caferiler, ibadette İran Şiası'na benzerler. Nüfuslarının 500 bin dolaylarında olduğu sanılıyor.

4- Dedebabacı Bektaşiler: Bunlar kentlerde yaşayan Bektaşi tarikatine bağlı Alevilerdir. Nüfuslarının 50 bini bulduğu sanılıyor. Bunlar daha çok bürokratlar ve kent esnafı arasında yayılmışlardır.

Çoğunluk Baskısı

Bu kadar fazla olan ve ülkenin her yanında yaşayan Alevilerin varlığını, cumhuriyet resmen kabul etmiş değildir. Bu görmezden gelme, cumhuriyet bürokrasisinin Sünni karakterini ve Osmanlı zihniyetini gösteren ilginç bir tavırdır. Osmanlı Devleti yıkılmış ama onun Alevilerle ilgili tavrı, yumuşatılarak cumhuriyet’te de sürdürülmüştür. Bu durum Alevi toplumu içinde değişik sıkıntıların doğmasına yol açmaktadır. Sosyologların tespiti şu yöndedir:

“Sünni Çoğunluk (Büyük Toplum) Alevi-Bektaşi Sektizmini (Küçük Toplum) denetim altına almıştır. Büyük Toplum Karşısında güçsüz ve zayıf düşen Küçük Toplum daha fazla yara almamak, kimliklerini yitirmemek nedeniyle içe dönüş süreci başlatmış, adeta gizli cemaatler haline dönüşmüşlerdir”

“Büyük Toplum'un itmesi, merkez olarak çevreye şüpheci yaklaşması, otokton felsefenin onarımına gitmeyişi, sosyal çözüm yollarını aramaması, köklerden ayrılan her türlü sapmaları çözümlemeyi entegrime dönüştürmesi ile Alevi olgusu dışlanmıştır (Orhan Türkdoğan: Alevi Bektaşi Kimliği, s.525)”

Prof. Türkdoğan'ın yukarıdaki saptamaları, fevkalade isabetli olmasına karşın, eskiden iyi olan bir durumun sonradan bozulduğu yorumuna da açık olduğundan eksik kalmaktadır. Türkiye'de devletin Büyük Toplum adına bu yaklaşımı, Osmanlı'dan beri devam eden durumun cumhuriyete uyarlanmasından öte bir şey olmamıştır.

Alevilerin günümüzde siyasal nedenlerle parçalanmış olmaları devletin işine gelmektedir. 55. Hükümet'in Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in, kendisinden Aleviler için talepte bulunan bir gruba, 1997'de, “Siz önce birleşin de bize –devlete– öyle gelin” demesi, Alevilerin bu pozisyonlarının onların haklı isteklerini reddetmede ne kadar kötü bir sebep yarattığını ortaya koymaya yeter.

Devlet, bugün Alevilerin güçlü ve birleşik bir cemaat haline gelmesini engelleyecek her türlü önleme izin vermektedir.

Devlet bu redci ve tekçi (Sünni) anlayışını inatla sürdürürken Aleviler, kendi varlıklarını resmileştirmeye çalışıyorlar. Din derslerinin kaldırılması, kaldırılmaz ise Aleviliğin de okullarda okutulması –ki, bu durum Sünni çoğunluktaki olumsuz şartlanmaların kırılması için çok önemlidir– Diyanet İşleri'ne bütçeden pay ayrıldığına göre Alevilere de nüfusları oranında pay ayrılması, devlet televizyonlarında Sünnilik kadar Aleviliğin de tanıtılması, Diyanet İşleri’nin kaldırılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılması gibi istekler resmileşme girişimlerinin uzantılarıdır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in her yıl Hacıbektaş'ta konuşmasına karşın, devletin bu toplumu hâlâ görmezden gelmesi, resmi anlayışın ne kadar tekelci olduğunu gösteren acı bir örnektir.

Bütün bu redci tavrına karşın, devlet, Alevileri işine geldiğinde kendi değerlerinin bekçiliğine soyundurmaktadır. Türkiye'de radikal dinciliğin hortladığı dönemlerde, “Laikliğin güvencesi Aleviliktir” sözünün sebebi budur. Devletle barışmak isteyen Aleviler bu cümleyi gururla söylerken fedai gibi kullanılmak istenildiğinin geçmişte farkına bile varamıyordu. Zahmette eşit, nimette dışlanan Alevi, bunun farkına varmak üzeredir.

Öte yandan, Alevi toplumu günümüzde, resmi ayrımcılık yüzünden devletin yönetim kadrosundan dışlandığına inanmaktadır.

Sünni Çoğunlukla İlişkiler

Şehirlerdeki Alevilerin en büyük sıkıntılarından birisi de Sünni çoğunluğun Alevilere yönelik suçlayan/karalayan/ aşağılayan önyargılarıdır.

Şehirleşme ile birlikte kentlerdeki Aleviliğin pozisyonu “Şehir Aleviliği” diyebileceğimiz yepyeni bir durumu dayattı. Köylerde çoğunluğu oluşturan homojen Alevi yapı, kentlerde azınlığa düşüp yine gizlendi.

Bu arada, eğitim kurumlarının tekçi ve suçlayıcı yapısı sürüyordu. Sünni halkın kafasında Alevilere karşı Osmanlılar zamanında ulemanın ve hocaların oluşturduğu olumsuz yargılar yaşıyordu.

Günümüzde bile bu durumun şiddetle yaşandığını anketler ortaya koyuyor. Üniversite öğrencileri arasında yapılan bir anket durumun ne kadar acı olduğunu gösteriyor. “Alevilerin mum söndü yaptığına inanıyor musunuz” biçimindeki bir soruya üniversite öğrencilerinin yüzde 50'si “Evet” cevabı veriyor. (Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği, s.356.)

Bu anketten çıkan sonuçlara göre Sünni okumuş gençliğin Alevilerle ilgili kalıp yargılardan bazıları şunlar:

*Mum söndürürler. *Seyyitleri veya ahundları istediği hanımı yanlarına alabilir. *Dinde ikilik çıkarırlar. *Namaz kılmazlar, içki içerler. *Gusül aptesti almazlar. *Camiye gitmezler. *İçlerine kapalı ve gizli yaşarlar. *Ensest yaparlar (Cinsel ilişkide serbestlik). *Ahlaksızdırlar. *Pistirler. *Materyalisttirler. *Bir Hıristiyandan çok daha güç Müslümanlığı kabul ederler. (Adı geçen eser, s.356)

Bu kalıplaşmış yargılar eskilerde üretilip kitlelere aktarılmış, kabul ettirilmiştir. Onlardan da kuşaktan kuşağa geçmiş, bugünlere gelmiştir. Yüksek öğretimdeki Sünni gençlik böyle düşünüyor ise sıradan Sünni vatandaşın Aleviler hakkında neler düşündüğü Alevi kitle için elbette yaralayıcıdır.

Böyle bir baskı karşısında gizlenen şehirdeki Aleviler kendi yollarının kurallarını unuttular. Dedelik, taliplik ilişkisi hemen hemen bitti. Müsahiplik( kardeşlik) düzeni yok oldu. Görgü (cem) yapılamaz oldu. Dergahı kapatılan, sivil kurumları ve eğitim kurumları bulunmayan Alevilik neredeyse nostalji haline geldi.

Ama Alevilik “Ehlibeyt sevgisinden can alan” bir kalp çarpıntısı olarak derinlerde duruyordu. Ayrıca, Aleviliğin yarattığı insan ilişkileri ve genel kültür, ailelerde, içeride az çok devam ediyordu.

Kentlerde çaresiz kalmanın yarattığı bunalım da Alevileri kendi dinsel kimliklerine hiç değilse zihinsel-duygusal olarak bağlı kalmaya itmişti. Bütün olumsuz şartlara karşın, yaşam tarzındaki farkılık, Ehlibeyt muhabbeti ve kendi inancına bağlılık, yaşanan demokratikleşmeye ve küreselleşmeye parelel olarak Aleviliğin yeniden canlanmasına sebep oldu.

Şimdi, bu olguyu Sünni çoğunlukla paylaşma süreci başlatılmalıdır.

Ama Sünni halkımız Alevilere karşı hâlâ olumsuz yargılarla doludur. Mum söndü yaparlar, kestikleri yenmez, evlerine gidilmez, kız alınıp verilmez gibi yaklaşımlar ne yazık ki günümüzde de yaşıyor.

Bu yanlış yargıların giderilmesi ancak eğitim kurumlarında Aleviliğin ders olarak okutulması ile mümkündür. Yine hiç değilse devletin iletişim organlarından Aleviler de yararlanmalı ve kendilerini anlatmalıdırlar.

Bunun dışında Diyanet İşleri Başkanlığı artık, Alevi gerçeğini kabul edip camilerde Aleviliği tanıtan merkezi vaazlar verdirmelidir.

Bunun kadar önemli bir diğer konu da ilahiyat okullarında konunun programa dahil edilmesidir.

Alevileri Sünnileştirmek Çözüm Yolu Olamaz

Sünni kesimde halk katındaki Alevi karşıtlığı şartlanması, aydın katında başka kılık altında sürmektedir. Onlara göre yalnızca kendi mezhepleri doğrudur. Alevilerin sorunlarının çözümü için Sünnilik kuralları onlar tarafından da kabul edilmelidir.

Bu ilahiyatçı yaklaşımı, Sünniliği Müslümanlık olarak takdim ederek, başka çözümleri dışlamaktadır.

Önemli sorun şudur: Günümüzde Alevilere yardımcı olmak isteyen Sünni ilahiyat çevreleri, misyoner tavrı takınmaktadır. Müslümanlık adı altında Sünnileştirme içeren bu yaklaşıma Aleviler haklı olarak tepki göstermektedir. Sorunun çözümü, Alevileri Sünnileştirmek değildir. Bu çözüm şekli 500 senedir tutmamıştır. “Efendim dinimiz bir, kitabımız, peygamberimiz bir. Aleviler de Sünni sayılır.” “Sünniler de Ali'yi sever ve bu yüzden Alevi sayılır” gibi yaklaşımlar demogojiktir. Sünni kesimden çıkan ve Alevilere iyi niyetle yaklaşmaya çalışan sosyal bilimciler, hâlâ mezhep bağnazlığı içinde, “Alevi köylerine cami yapılsın” (Mehmet Eröz) çözümünü öneriyorlar. Sosyolojik bakınca, Alevilikle Sünniliğin farklı yapılanmalar olduğunu görenler, inançsal olarak mezhep taassubu ile “Alevilik ile Hanefilik birdir” (Türkdoğan) diyerek problemin Alevilikte olduğunu dolaylı olarak ileri sürüyorlar. Günümüzdeki Sünni toplumbilimciler ile Osmanlı'nın ulemasının çözüm yolu aynıdır: Alevi köylerine cami yaptırmak.

Halbuki bu sorun öyle basit değildir ve arkasında koskoca bir tarih vardır. Önce var olanı kabullenmek gerekir. Ancak bundan sonra barış içinde bir arada yaşamak ve birbirimize hoşgörülü olmak gelir.

Bugün sünni kamuoyunun Alevilere sempati duyduğuna inanmak mümkün değildir: Alevilere yönelik kimi pohpohlamalar onların inancına saygıdan değil, Alevilerin politik/sol tercihlerindendir.

Ne yazık ki sol Alevilere dinsizliği, sağ ise Sünniliği önermekte, iki kesim de onların doğal-geleneksel seçimleri olan Alevi mezhebine tahammül etmeyi düşünmemektedir.

Alevi kitle, bu ortamda kendisinin kim olduğunu bile anlayamaz hale getirilmiştir.

Bütün buna karşın, Alevi kesim Sünni çoğunluk içinde kültürel-inançsal bir azınlık olduğunu unutmadan, ortak yaşama alanı yaratmak için çaba göstermelidir.

Köylerde alanın egemeni olan Alevi, şehirlerde alanın azınlığı olduğunu bilirse, daha sağlıklı ilişkiler kuracaktır. Bu bilinç, Sünni vatandaşın çoğunluğunu da Alevileri desteklemeye yönetecektir. Unutmamalıyız ki Alevilerin sorunu, Aleviler kadar Sünnileri de ilgilendirmektedir.

Buluşma Noktası: Alevilerle Sünnileri dinsel anlamda bir noktada buluşturmak mümkündür. O da Ehlibeyt sevgisi ve saygısıdır. Zaten Allah, Kuran'da belirttiği gibi Müslümanlardan ‘Ehlibeyt'i sevmelerinden başka bir şey istemiyor.

Ne yazık ki günümüzün Sünni teologları, Ehlibeyt olgusunu büyük çoğunlukla gizlemeyi sürdürüyorlar. Burada iş, her türlü imkanı olan Sünni kesime düşüyor. Onların aydınları, Alevi Sünni kardeşliğinin yaratılmasında üstlerine düşen görevi, Alevi aydınları kadar yapmıyorlar, bunu da bile bile yapmıyorlar.

Ezberci ve nakilci Sünni ulema, uzun zamandır mezhep taassubunu atamıyor. Tarihi kaynakların ve Kuran'ın tanıklığı görmezden geliniyor. Bin yıl önce kapatılan içtihat kapısı inatla kapalı tutuluyor ve geçmişteki bağnazlık, İslam dininin kuralı gibi kitlelere aktarılıyor.

Türkiye hâlâ Peygamberin yolundan yürüyecek sünni aydınını arıyor.

Kurumların Yeniden Yaratılması

Şehirleşmenin dayattığı şartlar, Aleviliğin modernize edilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. 1997'de Kadıköy Cem Vakfı'nda konferansım sırasında sorulan, “Biz Aleviler geçmişte müsahip tutardık, cem kurar, görgü yapardık. Bu şehir şartlarında bunu nasıl yapacağız? Sonra dedeyi nereden bulacağız? Cemevi falan yok. Evlerimiz, Sünnilerle kapı kapıya/ cemi evimizde nasıl yapacağız?”

Bu biçimindeki sorular Alevilerin inaçsal sıkıntılarını ve kaygılarını dile getiriliyordu.

Somutlaştırırsak:

* Alevilerin geçmişteki entelektüel birikimleri yok olmuştur. Dinsel kurumları yoktur. Din büyükleri erimiş gitmiştir. Dedelerin bilgisi son derece yetersizdir.

* Alevi halk ibadet etmek istemekte ama yer bulamamaktadır.

Yapılması gerekenler ise:

* Bir an önce Alevilikle ilgili ciddi araştırmalar üniversite düzeyinde başlatılmalıdır.

* Alevilik üzerine bir akademi kurulmalı, burada hem teorik çalışmalar yapılmalı hem de halka önderlik edecek din adamları –dedeler– yetiştirilmelidir.

Dedelerin okullu ve aydın bir yeni nesil halinde Alevi kitlenin hizmetine verilmesi çok büyük bir ihtiyaçtır. Devlet, dedeleri Alevi yoluna uygun olarak öncelikle ehlibeyt soyundan olanları tercih olarak yetiştirmeli ve sonra da maaşını vererek Alevilerin hizmetine koşmalıdır.

* Şehirlerde, cem töreni modernize edilerek (günümüze uymayan yönleri, özünü bozmadan ayıklanarak) hayata geçirilmelidir. Bu işin nasıl olacağını da aydın Alevi dedeleri ortak bir metinle tespit etmelidir. Bu metin daha sonra her yönüyle eleştirilebilir.

* Alevi halkın ihtiyacına yetecek ölçüde, belli bölgelere cem evleri inşa edilmelidir. Bu konuda finansmanın bir bölümünü devlet sağlamalıdır.

Cemevleri, asla caminin alternatifi değil, ancak benzeridir. Günümüzdeki dedelerin tümü de bu görüştedir.

Aleviliğin geleceğini belirleyecek kurumlar, yine Aleviliğin içinden, onun özüne uygun olarak yeniden yaratılmalıdır. Çünkü, köylerde uygulanan pratik, şehir koşullarında gerçekleştirilememektedir. Eskisinin uygulanamaması, yerine konulacak yeni pratiklerin de bulunamaması, Aleviliğin önemli sorunlarından birisidir.

Bütün bu sorunlar, devletin konuya önyargısız olarak sahip çıkmasıyla ve Alevi Sünni aydınlarının, din adamlarının ve akademisyenlerinin ortak çabalarıyla çözülebilir.

Cumhuriyet de Bakış Açısını Değiştiremedi

Alevilerin “suçlu, günahkar, dinsiz, hatalı” görülmesi, “Aleviliğin “dinsiz, yanlış, haksız” şartlanmasıyla kabul edilmesi, cumhuriyet sürecinde de pek değişmeden yıllarca sürdü gitti.

Bu olguyu en açık biçimde edebiyat eserlerinde izlemekteyiz. Halit Ziya Uşaklıgil'den (Aşkı Memnu) Müsahipzade Celal'e (Mumsöndü) ve Ömer Seyfettin'den (Hikayeler), Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na (Nur Baba) kadar geniş bir yelpazede Kızılbaşlık/Alevilik çirkin, kötü, pis, ahlaksız biçimde tasvir edilmiştir.

Bu yaklaşım, edebiyat kitaplarından sözlüklere kadar yansımıştır. Ensest ilişkinin anlamının sözlüklerde kızılbaşlık olarak verilmesi bunun somut örneğidir.

Aynı yaklaşımı aydın geçinen kesimde de şiddetle görüyoruz. 1996'da bir televizyon kanalında bir şovmenin yaptığı Kızılbaş gafı, aslında Sünni çoğunluğun en alttan en üste kadar bu şartlanmanın etkisinde olduğunu gösteren örnek olmuştur.

Din eğitimi alan kesimde bu iftiraya inanmayanların oranı yüksektir. Alevilerde mumsöndü olduğuna inananların oranı imam hatip okullarında yüzde 13'e düşmektedir. Bu durum, toplumumuzun gerçek anlamda bir din eğitimine ihtiyaç duyduğunun göstergesidir.

Günümüzde Sünni toplumun Alevilere bakışı şöyle gruplandırılabilir:

a) İlahiyatçı Yaklaşım: Bu anlayıştakiler günümüzde İslam denilince Sünniliği anlayan Sünni teologlardan ve bu etkinin altında yorum yapan bazı sosyal bilimcilerden oluşuyor. Bunlara göre aslında Aleviler Sünni olmalıdır. Teologlar olarak Ruhi Fığlalı, Abdülkadir Sezgin, Esat Coşan, Y.Nuri Öztürk'ten söz edilebilir. Sosyolog olarak Mehmet Eröz ve Orhan Türkdoğan bu görüştendir.

Alevi toplumu bu tür yaklaşımlardan son derece rahatsız olmakta ve bu değerlendirmeyi kendi kimliğine yapılmış bir saldırı olarak görmektedir. Altında mezhep gayreti bulunan bu yaklaşım Alevi Sünni diyaloğunun yollarını açmak yerine tıkamaktadır.

b) Sünni Tarikatlerin Bakışı: Bunların günümüzde meseleye bakışı da Alevilere Osmanlı bakışından farklı değil. Tarikatçilerin gazetelerine yansıyan Alevi profili sevimsizdir, saldırgandır. Bunlara göre Aleviler dinsizdir, teröristtir.

Bunu açıkça söylemeseler de vermek istedikleri mesaj budur.

Alevilerin dinsiz ve terörist olduğu imajıyla kamuoyu oluşturan Sünni tarikatlerin ileride görüş düzeltmeleri beklenebilir.

c) Akademik Yaklaşım: Bu gruptakiler olaya Sünniliğin haklılığı ve doğruluğu açısından değil toplum bilim ve ekonomik açıdan bakan araştırmacılardan oluşur. Bu bakış açısı laiklikten şiddetle etkilenmiştir. Aralarında önemli yorum ve bakış farkı da bulunan araştırmacılardan bazıları şunlardır: Fuat Köprülü, Besim Atalay, Atilla Özkırımlı, Ahmet Yaşar Ocak, Burhan Oğuz, Çetin Yetkin, İsmet Zeki Eyuboğlu, Faruk Sümer, Niyazi Öktem, Cahit Tanyol, Cavit Sunar, İlhan Başgöz, Oral Çalışlar...

Bu gruptakiler Aleviliğin İslami özünü heterodoksi olarak kabul ederler ama inanç yönü ile, özellikle de pratikleriyle ilgilenmezler. Alevilerin inanç grubu olmaktan öteye geçip laik bir topluluk halinde görünmelerinden yanadırlar.

ç) Eylemci Sol Yaklaşım: Bu görüştekiler, Alevilerin solcu olduğunu, düzenin karşısında olduklarını ve bu sömürü sistemini yıkmak için gerektiğinde silahlı mücadele edebileceklerini ileri sürerler. Bunların Alevilerden beklediği Alevi gençlerini militan olarak kullanmaktır. Kendi ideolojileri gereği dine karşı oldukları için Aleviliğin dinsel boyutuna da şiddetle saldırırlar. Bugün sahipsiz kalan Alevi gençliği için bu yaklaşım ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

d) Sünni Siyasetçilerin Yaklaşımı: Türkiye'deki Alevi kesime Sünni siyasetçiler ancak oy kaygısıyla yaklaşıyorlar. Alevilere seçim öncesinde parlak vaatlerde bulunanlar (Örneğin 1995 Genel Seçimleri ve Alevilere Bütçe'den pay verileceği sözleri...) seçimlerden sonra bu sözlerini kesinlikle unutuyorlar. Sünni çoğunluğun baskısı, siyasetçileri bu konuda geri adım attırıyor.

1997 başlarında ortaya çıkan irtica tartışmalarına bağlı olarak Milli Güvenlik Kurulu'nun getirdiği yaptırımlar üzerine, aşırı sağcı, ırkçı/şeriatçı siyasi anlayış Alevileri hedef aldı. Bunlar, Türkiye'nin Suriye’ye dönüştürülmek istendiğini ileri sürdüler. Hükümetin laiklikle ilgili işlerinin, Suriye'de olduğu gibi Alevilerin eline verilmek istendiğini göstermeye çalıştılar. Bu konuda eski MHP'li, yeni İslamcı BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun açıklamaları vardır.

Türkiye'deki sosyal demokrat/demokratik sol kanat da Alevilerin oylarını almakla birlikte onların sorunlarına sahip çıkmadı. Kendilerini laiklikle sınırlayan bu anlayıştaki partiler, Alevileri övmekle yetinip icraattan kaçtılar.

Böyle olunca Alevilerin siyasal tercihleri de farklılaştı. Öyle ki MHP bile kimi yerlerde Alevilerden oy aldı. Bazı Aleviler, Refah/Fazilet partisi çizgisi ile ilişkiye girerek gizli şeriatçılarla bile işbirliği yaptılar.

1999 yılında yapılan genel seçimlerde bu dağınıklık açıkça ortaya çıktı ve bölünen Alevi oyları etkisini iyice yitirdi. Ayrıca CHP de bu yüzden Meclis dışı kalarak TBMM'nin yasama ve denetim işi darbe yedi.

2002 başlarında ise, Alevi toplumu siyasal bölünmenin zarar getirdiğini yeniden keşfetme sürecindedir. Alevi toplumunun etkili olabilmesi için yeniden sosyal demokrat kanatta yoğunlaşması kaçınılmaz görünmektedir.

_________________

Cahil bize dinsiz demiş sevgidir dinimiz bizim...!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et Yahoo Messenger MSN Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye