Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı  Forumu  Forum Ana Sayfa Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu

( YOLUMUZ İLİM , İRFAN VE İNSANLIK SEVGİSİ ÜZERİNE KURULMUŞTUR ! )
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

MUSÂHİBLİK

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekrem Yıldırım



Kayıt: 13 Ksm 2007
Mesajlar: 43
Konum: Okmeydanı-İstanbul

MesajTarih: Çrş Ksm 14, 2007 10:33 am    Mesaj konusu: MUSÂHİBLİK Alıntıyla Cevap Gönder

Hü Dost!

MUSÂHİBLİK

Müsâhiblik sözcüğünün Osmanlıca sözlüklerdeki karşılığı: “ 1) Biri ile musahebe eden sohbette bulunan, konuşan, arkadaş 2) Büyük bir kişinin yanında bulunarak onu sözü ve sohbeti ile eğlendiren. 3) Padişahların özel işlerinde bulunanların her biri”
Kelime Arapça’da “sehebe” kökünden türemiştir, sad, ha, be harflerinden oluşmaktadır. Sohbet, musâhib kelimeleri bunun türetilmiş halleridir. Dolaysı ile “Musâhib” bir anlamda sahiplenmek demektir. Anadolu’daki kullanılış şekli ise zaten musahiplik karşılıklı ahidleşme, ölünceye kadar ikrar verenlerin birisine sahip çıkması demektir.
Tüm dinsel, hukuksal ve ahlâksal kurumlar bir takım toplumsal koşulların ürünüdür. Başka bir söylemle; toplumsal koşullarla çelişen dinsel, ahlaksâl ve hukuksal kurumlar, tüm zorlamalara karşın yaşayamazlar. Musâhib kurumunu tam anlamı ile anlayabilmek için, bu kurumun ortaya çıkıp yaşamasını zorlayan toplumsal nedenler üzerinde durmakta yarar vardır.


İslâm Öncesi Arabistan:
(Cahiliye Dönemi)
İslâm’ın ortaya çıktığı Hicaz Bölgesi, Arabistan’ın güney doğu ve kuzeyinde yer alan yerlerin aksine, hiçbir işe yaramayan topraklardan oluşmuş bir bölgedir. Bölgenin çevresi dağlarla çevrilidir. Bu topraklarda, İlkbaharda sık sık patlak veren fırtına ve yağmurlar, yüksek yaylalarla çevrili çöllerin, yüksek dağlarının eteklerine yakın bölümlerini sular altına bırakır ve buralardan, sihirli bir el değmişçesine, gür yeşillikler fışkırır. İşte o zaman, kısa bir süre için, adına Bedevi denilen Araplar kurak dağlardan yeşillenmiş düzlüklere inerler.
Hicaz bölgesini çevreleyen dağların aralarında bulunan dar vadilerde, kış yağmurları biriktiği zamanlar derin kuyular kazılır ve buralara biriken sulardan yararlanılırdı.
Hicaz bölgesinin verimli ve zengin toprakları bulunmadığı tarihsel olaylarla da sabittir: Büyük İskender Balkanlardan harekete geçmiş, Anadolu, Suriye, Mısır, İran, Afganistan ve Hindistan’ı ele geçirmiş, kurduğu imparatorluğun sınırlarını büyük bir alana yaymıştır. Bu kadar geniş bir alana yayılan ve eski dünyanın nerdeyse tamamını ele geçiren İskender Hicaz’a girmeye tenezzül bile etmemiştir.
İslâmiyet’ten önce Araplar bu geniş çöllerde kabileler halinde yaşarlardı.
İklim koşulları nedeniyle bölgede yaşayan halk akıl almaz derecede yoksuldu. Aşağıdaki örnekler bu yargımızın kanıtıdır:
“........Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma’ya verdiği bütün çehiz hurma yaprakları ile örülerek yapılmış bir yatakla, hurma lifi doldurulmuş bir deri yastık, kırba, toprak çömlekle, bir sepet kuru üzüm ve hurmadır.
Bir gün Hz. Peygamber kızını ziyarete gittiği zaman onu son derecede üzüntülü buldu. Ona üzüntüsünün nedenini sordu. Fâtıma:
- Ağzıma bir lokma ekmek koymayalı tam üç gün oldu diye yanıt verdi. Sonra bayılarak babasının ayakları dibine yığıldı”.
Hz. Peygamber’in evine, olağanüstü günler dışında, buğday ekmeği girmemiştir.
Şu örnek de çok ilginçtir:
“Halid (Bin Velid) yemeklerin başında durarak, askerlerine “ ben size bu yemekleri ganimet malı olarak veriyorum......”
“ Düşmanın yemek için hazırladığı yiyecekleri ele geçirdiğinde de, o yemekleri askerlerine ganimet malı olarak yedirdi....... Askerler, Farslıların (İranlılar) bıraktıkları bu yemekleri yediler. Verimli ovaları, yufka ekmeğini görmemiş olanlar bu yufka nedir diye soruyorlardı”
Yukarıdan bu yana sunmuş bulunduğumuz hususlar, Hicaz bölgesinde yaşayan Arap toplumlarının yaşamını göçebelikle sürdürdüklerini kanıtlamaktadır. Bütün dünyada ve her çağda, göçebe toplumların, gereksinimleri kadar üretim yapamadıkları bilimsel gerçektir. Bu üretim tarzı, yani göçebe üretim tarzı, yeterli üretim yapamıyorsa, insanlar açlıktan ölecek ve toplumlar tarihe karışacak değiller ya... Bireyler ve topluluklar varlıklarını sürdürebilmek için çare üretmek zorundadırlar. Bu zorunluluk, Tanrı’nın koyduğu düzenin ve kuralların yarattığı bir zorunluluktur. Bu zorunluluğu ortadan kaldırmak da olanaksızdır. İşte bu zorunluluk nedeni ile göçebe topluluklar kendi eksiklerini, başka toplumların ürettiklerini yağmalamak (ganimet) ya da ticaret yolu ile sağlarlar. Arap toplumunun ticaret olanakları olmaması nedeni ile göçebeler (Bedeviler) yağmalamayı meşru kabul etmekte idiler.
Yağmalamak zorunda kalan “kabileler, birbirleri ile sürekli savaş, mücadele ve kan dökmekle zaman geçirirlerdi...yağmacılık meşru sayılan bir hareketti. Savaşlar ve mücadeleler, kabile fertleri arasında sıradan bir olay olmuştu. Bir aşağılama, şiddetli bir davranış, çoğuncası ölümle sonuçlanıyordu. Öldürmenin cezasının ise ya diyet ya da yine ölüm olması şarttı.
Kana kanla karşılık verme vahşi geleneği, büyük bir kanun gibi korunuyordu. İntikam almak kutsal görevlerden sayılıyordu.
Kaçırılmış bir kız, çalınmış bir köle, bir cariye, bir at, bir deve, diyeti ödenmemiş öldürme, bir kan davası kabileler arasında senelerce süren mücadeleye sebep oluyordu”
Bu koşullarda insanlar, yaşayabilmek, yağmacı saldırılara karşı korunabilmek için kabile, anne, baba, kardeş akrabalığının yanında yeni bir akrabalığa da gereksinim duydular.
Adına musâhib denilen hukuksal, dinsel ya da ahlâksal akrabalık, yukarıda ayrıntılı şekilde sunulan ihtiyaçlardan doğdu.

Cahiliye Araplarında Aile:
İslâm öncesi Arap toplumunda aile; adına semiye (klan) denilen bir topluluktan oluşuyordu. Mülkiyet bireylere veya anne, baba ve çocuktan ibaret aileye ait olmayıp, kabileye, yani semiye (klan) ye aitti.
Semiye haylardan oluşuyordu. Hay birlikte konup göçen bir topluluktu. Hay ise, âl adı verilen soylardan oluşuyordu. Âl’ler ise, îyal (aile) adı verilen küçük ailelerden ibaretti. Fakat bu küçük aileler dinsel ve hukuksal bir yaptırıma, yani toplumsal bir mahiyete sahip değillerdi.
Hay otlağı, su kaynağı ve Tanrısı ortak olan bir gruptu. Her hay ..... oğulları diye tanınırdı. Âl ise, aynı çadırda oturan dede, oğulları, torunlar ve bunların çocuklarından oluşmaktaydı. Örneğin Âl-i Süfyan, Âl-i Ebû Talib gibi.
Cahiliye evliliklerinde kadın, ancak çocuk doğurduktan sonra iyale (aileye) dahil olabiliyordu. Bu nedenle kadın çocuk doğurmadan önce ölürse kocasına başsağlığına gelinmezdi. Çocuksuz kadın diyet ödemeye mahkum olursa, diyetini kocası değil, kadının mensup olduğu klan (semiye) öderdi. Bu nedenle Araplar arasında sıhri (evlilikten doğan) akrabalığın değeri yoktu. Sıhri akrabalık olmadığı için de, bir baba ölünce oğlu, üvey annesi ile evlenebiliyordu.
Hatta erkek çocuklar kardeşlerinin eşleri ile cinsel ilişkide bulunabiliyordu. Bu tür ilişkilerden doğan çocuklar fücur sayılmıyor âl’e dahil ediliyordu.



“ Cahiliye Araplarında derece derece uzaklaşmak üzere, ortak ataların erkek tarafından olan soylarının aile kümelerinde istilhak (katılma) denirdi. Aileye katılan bu adam hür ise daî adını alır. Köle ya da tutsak ise ilhak (katılan) eden adamın mevlası olurdu. Araplar daîyi kendi ailelerinin öz evladı gibi düşünür, mirasına ortak ederler, ve ona mirasçı olurlardı. İslâm döneminde de istilhak geleneğinin bir süre yaşamış olduğunu gösteren bir olay mevcuttur. Emevilerin birinci halifesi ( mel’un) Muaviye’nin Ziyad b. Ebihi’yi babası Ebû Süfyan’ın nesebine ilhakı cahiliye ilhakını andıran bir olaydır.
Muahhad (kardeşlik) akrabalık nedenlerinden birisidir. Bir Arap, yabancı bir şahısla kardeşlik anlaşması yaparsa, ona öz kardeşi gibi bakar, kendisine mirasçı olup mirasından pay alabilirdi.Tanrı Elçisi’nin Medine’ye göçünden sonra Mekkeli göçmenlerle Yesrib (Medine)li ensar arasında kardeşlik anlaşması yaptığı bilinmektedir.


Burada bir parantez açarak, başka bir konu üzerinde duracağım:

Alevîliği İslâmdan koparmak isteyen bazı akl-ı evveller veya sol yobazlar; “ Musâhiblik İslâmda yoktur sadece Alevîlikte vardır. Bu nedenle Alevîlikle İslâmın ilişkisi bulunmamaktadır” diyorlar.

Yukarıda sunulduğu üzere, musâhiblik Hz. Muhammed tarafından, Medine’ye göçten sonra uygulanmıştır. İslâm’da yol kardeşliği (musâhib) olduğu Sünni kaynaklar tarafından da kabul edilmektedir. Bizim çok bilmişler, tarihin sayfalarını karıştıracakları yerde, gözleri ile gördüklerinden hareketle çok önemli bir mesele hakkında hüküm vermektedirler.

Aynı akl-ı evveller, Araplarda musâhiblik olmadığını, bu kurumun Türklere has olduğunu da ileri sürmektedirler. Oysa ki bu kurum, değişik adlar altında, tüm göçebe toplumlarda vardır. Musâhiblik kendine yetmeyen, yani ürettikleri ile doymayan ya da büyük bir baskı ve tehdit altında yaşayan bütün toplumlara özgü bir kurumdur. O insanlığın, eşitlik ve dayanışma ülküsünün bir ürünüdür.

İslâm öncesinde yaşayan Türklerde kan kardeşliği, Kürtlerde, halen varlığını sürdüren Kirvelik, musâhibliğin farklı isimlerle, başka toplumlar da yaşadığının kanıtıdır.
Yukarıda bilimsel verilere dayanarak İslâmda yol kardeşliğinin bulunduğunu ve Hz. Muhammed’le Alî’nin kardeş olduğunu yazmıştık. Elimizde bulunan İmam Câ’fer Buyrukları da sunduğumuz bilimsel verileri desteklemektedir. Çünkü Sefer Aytekin tarafından, çeşitli kaynaklardan derlenen Buyruk’ta şunlar yazılıdır: “ Hazret-i Resûl buyurdu:
- İki adam birbiri ile kardeş olmalı.
Daha ilginci, yaşamları boyunca musâhib kavline girmemiş bu insanlar, musâhibli Alevîlere ahkâm kesiyorlar.
Hemen ol saat Hz. Muhammed, Şâh-ı Merdan Alî ile musâhib ve kardeş olup birlik manâsın gösterdiler. Muhammed Mustafa sallallahu teâla aleyhi vesellem kendi mübarek eli ile kuşağını açtı. Şâh-ı Merdan Ali’yyel Murtaza’yı bağrına bastı. İkisi bir gömlekten baş gösterdiler. Başı iki gövdeyi bir gördüler. Hazret-i Resûl Alî hakkında şu hadisi okudu:
- Lahmike lahmi, demmike demmi, rûhike rûhi, cismike cismi.

Prof. Şemseddin Günaltay ve birçok ciddi Sünni kaynakların ve Buyruğun bildirdiği gibi, göç (hicret) ten hemen sonra Medine’de Musâhiblik erkânı yürütülmüştür. Bektâşî/ Alevîler bu sünneti sürdürürken, Sünniler bu sünneti terk etmişlerdir.

Hz. Peygamber ve muhacirun (göçmenler) Mekke’den Medine’ye göçtüler. Göçenlerin tamamı yoksul ve gerek Mekke gerekse Medine İslâmı ve Müslümanları yok etmek isteyenlerle dolu. Yani İslâmiyet’in güvenliğe ve varlığını sürdürmeye büyük gereksinimleri var. Tüm bu açmazlardan kurtulmak ve sıkıntıyı hafifletmek için, tüm Müslümanların kardeş olmaları; yani ruhlarını, bedenlerini ve cisimlerini birleştirmeleri gerekmektedir. Bu gereklilik Yol kardeşliği (Musâhiblik) kurumunu meydana getirmiştir.

Bu gün musâhibliğe gerek var mıdır ?
İnsanların tümünün eşit ve özgür olduğunu söyleyebilir miyiz ?
- Hayır.
Bu gün Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Hz. Hamza’nın ciğerini çiğ çiğ yiyen Hindler, maddeyi Tanrı yapan aymazlarla, din yobazları yaşıyor mu?
- Evet
Eşitliği, özgürlüğü, insanlığın kardeşliğini savunanlar, dini sevgi haline getirenler, tıpkı göç yıllarında olduğu gibi, vahşice işkenceye tabi tutuluyor, napalm ve misket bombaları ile katlediliyorlar mı ?
- Evet
Öyleyse insanlık melekleşinceye değin, melek adaylarının, musâhib olmalarına gerek vardır.

Musâhiblik Üzerine

Alevîlikte ikrar veren, yani melekler gibi yaşamaya söz veren iki aile birbirleri ile kardeş olmaya karar verirler. Bu kararı mürşîd (dede) ye açarlar, dede kabul ederse, tüm canların huzurunda mûsâhib kavline girerler. Bunun adına musâhiblik denir.

Bektâşîlikte ise, bir canın nasib aldığı günde, meydan odası (cem evi)’nda bulunan tüm canlar, nasib alanın yol kardeşi yani musâhibidirler. Çünkü meydan odasında bulunanların büyük çoğunluğu da, aynı baba’dan nasib almışlar ve o baba marifeti ile dünyaya gelmişlerdir. Unutmayınız ki nasib almak demek, bir yaşamı kapatıp (deyim yerinde ise ölüp) yeniden dünyaya gelmek demektir.

Acaba bu farklılık neden olmuştur ?

Alevîler kırk elli evin bir arada olduğu köylerde, toplumdan ve devletten uzak dağ başlarında yaşamaktadır. Bu kırk elli evin insanları zaten birbirleri ile akrabadır. Bu nedenle akraba sayısını gerektiren toplumsal zorunluluklar yoktur. Bektâşîler kentlerde yaşamaktadır. Her Bektâşînin çevresi kurtlarla, tilkilerle, yılanlarla, çıyanlarla sarılıdır. Her Bektâşî savunmaya ve korunmaya (bir Alevîye göre) daha muhtaçtır. Öyleyse akraba sayısını artırmak gerekir.

Bu farklılığın bir başka nedeni de otokontroldur. Hem Bektâşîlik ve hem de Alevîlik insanları küçülten nefsi öldürmek ve temiz ahlâkı gerçekleştirmek amacıyla icad olmuştur. Hepimizin bildiği gibi nefis ejderini zapt u rapt altına almak kolay bir iş değildir. Bu denetimin sağlanabilmesi için musâhiblik kurumu buyurulmuştur. Çünkü bir canın işlediği kusur ve günahlarından, o kusur ve günahları işlemeyen musâhib de sorumludur. Sorumluluk açısından suç işleyenle, musâhib arasında bir fark bulunmamaktadır. Köyde herkesin gözü herkesin üzerindedir. Ama kent büyük bir denize ya da büyük bir ormana benzemektedir. Burada Bektâşî olmayanlarla bir arada yaşayan insanın gözetlenmeye ve uyarılmaya daha fazla gereksinimi vardır. Bu nedenle de musâhib sayısını artırmak gereklidir.



Hü Dost!
Aşk-ı niyazlar ile beden ve ruh sağlıkları dileklerimle...

Fakîr Şakir Keçeli Baba
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Muğla Datça Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye